Ah Bir Zengin Olsam

AH BİR ZENGİN OLSAM

Uzun zamandır sağlık sorunları nedeniyle evden dışarıya çıkamamıştım. Ulaşım zorluklarından dolayı bazı büyük alış veriş yerlerine, yıllarca gidememiştim. Bazen eski günleri yadederek; bu mağazaları ve oralarda yaşadığım, gezdiğim yerleri hayal edip; acaba yeni kalemler, kağıtlar, boyalar geldi mi diye düşünürdüm.

Aniden bu sabah hanım;

“Çarşıya gidelim mi?” diye kahvaltıda sordu.

Dışarıya çıkmak için zaten can atıyordum. Hiç düşünmeden “Evet!” dedim.

Andından da günlük işlerini, randevularını, gideceği yerleri bir bir saydı. Beni bir müddet Schadow caddesindeki Karstadt alış veriş yerinin önünde bırakabileceğini, ben orada beklerken; kendisinin de doktoruna uğraması gerektiğini belirtti. Buna rağmen hemen kabul ettim. Aylardır evde kaldığım için canım çok sıkılmıştı. Büyük bir arzu ile dışarıya çıkmak duygusu dalga dalga dalgalanıp göklere doğru yükseldi. Hemen kabul ettim… Zaten havalarda pek soğuk değildi. Biraz sıkıca ve kalın giyinerek bu serinlikte idare edebilirdim. Dışarıya çıkmayı çok özlemiştim. Değişik insan yüzleri göreceğim diye adeta sevinçten uçuyordum…

Hanımın randevu saati gelinceye kadar, Karstadt’taki saat ve takı eşyalarının satıldığı reyonları üç kez dolaştık. Hanım, sanki alıcıymış gibi saatleri teker teker inceledi. Nereden duyduysa duymuş, “İllaki Fossil” markası olmalıymış… saatleri gözden geçirirken; önünden geçmemize rağmen Fossil markasını farkedemedi. Daha sonra bana Fossil markası nerede diye sordu. Ona yerini gösterdim.

“İşte” dedi “şu saatten kızımıza hediye etmeliyiz!” deyip gösterdi.

Tezgahtar kızdan o saati dolaptan çıkarmasını istedi. Eline aldığı saati bir sağa bir sola çevirerek inceledi. Hoşuna gitmişti. Gözlerinin içi gülerek; “İşte bunu beğenir” dedikten sonra tezgahtar kıza fiyatını sordu. Duyduğu rakam birden moralini bozdu. Dudaklarını kıvırarak saati tezgahtar kıza geri verdi. Diğer markalardan olan saatleri de gözden geçirdi. Boncuk, gümüş işlemeler, altın harflerle ve kıymetli pırlanta ve renkli taşlarla süslenmiş diğer takı ve aksesuarları teker teker inceledi. Bu bölümdeki rakamların yüksekliğinden dolayı sıkılmıştım. Bir de kadın iç çamaşırları reyonlarına yönelirse ancak üç saatte zor çıkabiliriz diye düşündüm. Bereket ki, aklına doktordaki randevusu geldi. Acele adımlarla kapıya yöneldi.

“Ben doktora gidiyorum” dedikten sonra “belki işim bir kaç saat sürebilir” açıklamasını yaptı. “Mühim değil” deyip başımı salladım. O yan kapıdan doğruca doktorun muayenesine gitti. Ben de ana kapıya yöneldim. Dışarıya çıkar çıkmaz; içerideki ağır parfüm, deri eşyaların ve ayakkabıların saçtığı kimyasal kokularla, kirlenmiş havanın verdiği sıkıntıdan kurtulmanın ferahlığını yaşadım. Hava biraz serindi ama soğuk değildi. Gökyüzü bulutsuzdu ve pırıl pırıl güneş bizlere gülümsüyordu. Bu günlerde cemrelerden birisi düşmüş olmalıydı. Belki ondan dolayı soğuk hava biraz kırılmıştı ve ılıklaşmıştı…

Ana kapının sağ tarafında yolun kenarında; bir gazeteci ile ayaküstü tost, ekmek arası sucuk satan kulübeler vardı. Karstadt’ın önü genişti. İki cadde arasını kaplamış olan Karstadt mağaları son zamanlarda müthiş bir ekonomik kriz geçirerek, diğer kentlerdeki, bazı alış veriş merkezlerini ya kapatmış, ya da başka işlerle uğraşan şirketlere devretmişti. Fakat, Düsseldorf’taki bu tarihi Karstadt binası; belki ananevi bir binaya sahip olduğu için faaliyetteydi. Görkemli bir şekilde büyük bir kare planıyla yapılmıştı. Taş duvarlara sahipti. Sırtımı arabaların, otoların ve tranvayların geçtiği caddeye vererek, yüzüm Karstadt’ın içine girip çıkanlara, geniş kaldırımdan geçenlere dönük şekilde, bisikletlerin bağlandığı yere, tekerlekli sandalyemi park ettim.

Adeta insanlar, bir film şeridi gibi önümden geçiyordu. Cep telefonunu kulağına yapıştırmış hızlı adımlarla bağıra bağıra yürüyen, bazen de olduğu yerde durup elini havaya kaldırarak, uzaklara işaret verenler de vardı. İnsanlar, kimi hızlı, kimisi ağır, amaçsız, sanki zaman öldürmek için yürüyorlardı. Ördek gibi sallana sallana giden çok şişmanlar, onlara tam tezat incecik bacaklı, sanki üflesen kırılacak gibi zayıflar; karşılıklı bir tarak dişi gibi birbirinin üzerlerini geliyorlardı.

Günlük hayatı devam ettiren insanların iç alemlerini bilmeden onları, dış dünyalarıyla, makyajlı yüzleriyle, üzerlerindeki giysileri, aksesuar ve süsleriyle izliyordum. Tıpkı bir Türk halısı gibi hakim bir renkteki büyük alana karşıt olarak; zıt bir renk ortaya çıktığı gibi, büyük çoğunluğun giydiği orta tabakanın elbiselerine karşıtlık teşkil eden; ekserisi kürklü kadınlardan oluşan, bunun tam aksi olan; başı üzerinde bir damı dahi olmayan evsiz erkek ve kadınlar bir tezat teşkil ediyordu.

Karstadt’ın ana kapısının sol tarafında, uzun boylu, zayıf ve üzerindeki elbiseden, daha önce Doğu Bloku ülkelerinin askeri bandosunda, ya da orkestralarında çalışmış olduğu anlaşılan yaşlı bir adam duruyordu. Eski bir müzik gurubunun şanlı üyesi olan bu yaşlı adam, küçük iskemlesine oturmuş, uzun bacaklarıyla ritim tutarak keman çalıyordu. Çaldığı keman uzun yıllar kullanılmış olmalı ki, kemanın üstündeki cilası solmuş, adeta aslı olan ağaç rengini almıştı. Çenesini kemana dayayıp melodisini geçenlere dinlettiği kaldırımda; yere rengi grileşmiş bir mendil sermişti. Teller üzerinde doğru melodileri aramak için gezinen elleri beyaz adacıklar meydana getirmişti. Candan bir sevgiyle başını sevdiğinin sinesine dayamış bir aşık gibi kemanına yaslanmış, sanki yanak yanağa vermişti. Tıpkı birbirinin kulağına en gizli, en güzel muhteşem sevgi sözcüklerini, şarkılarını fısıldıyorlardı.

Vivaldi’nin Mevsimler komposizyonundan ilkbahar melodisini, kemanın ahenkli giden yayı ile parmaklarının teller üzerinde gezdirirken, sağ ayağının ucunu hafif havaya kaldırıp, kaldırım taşlarına vurmasıyla oradan geçenlerin istifadesine sunuyordu. Bu güzel ve hoş melodiler; kimisinin kulağını tırmalıyormuş gibi oradan uzaklaşmalarına sebep oluyordu. Büyük çoğunluk bu yaşlı kemancıdan yana bakmadan, kulağına dayadıkları cep telefonlarıyla bağıra bağıra konuşarak geçip gidiyorlardı. Kürklü bir kadın küçücük köpeğinin ipini çekerek, yaşlı kemancıya baktı baktı ve çekip gitti… Gençler ise hiç ilgi göstermediler, hatta yaşlı kemancının farkına bile varmadılar. Beş yaşlarında iki çocuk annelerinin ellerini çekerek kemancıyı gösterdiler, işleri çok olduğunu zannettiğimiz anneler, çocuklarının işaret ettiği tarafa gayet ilgisizdiler, bakmadılar bile… Adeta çocuklarının kollarını koparırcasına çektiler. Çocukların gözleri yaşlı kemancının gözüyle buluştu. O da onlara bakarak, çocuklara gülümsedi.

İhtiyar bir kadın yavaş yavaş yürüyerek yaşlı kemancıya sol tarafından yaklaştı. Siyah elbiseler giyinmişti. Elbisesine uygun küçük bir çantası vardı. Kemancıya üç dört adım kala durdu. Önce ona baktı. Kemancının tellerinden yağan Vivaldi’nin barock melodilerini içine sindirdi. Kim bilir bu ezgiler ona neler hatırlattı. Hüzünlendi… ezik bir şekilde çantasını açtı. İçinden para cüzdanını çıkardı. Bozuk paraların olduğu bölümü uzun uzun karıştırdı. Madeni bir parayı aldı ve tekrar yürüdü. Yılların maddi manevi yüküyle çektiği çile ve ızdıraplarla yıpranmış olan kemancının önünde duran keman çantasına hafifçe dizlerini bükerek, saygılı bir şekilde bıraktı. Kemancı önce paraya baktı ve kemanı çalmaya devam ederek, gülen gözleriyle kadına, başını saygıylı bir şekilde eğerek selamlıyarak teşekkür etti. Bu yaşlı kadın daha sonra Karstadt’ın içine girerek; gözden kaybolup gitti.

Vivaldi’nin ilkbahar şarkısının melodisi bitti. Kemancı son melodide yayını çekti ve sanki bir konser salonunda karşısında onu dinleyenlere selam veriyormuş gibi hafifçe dizleri üzerinde doğruldu, tekrar yerine oturdu. Bir sağına, bir soluna baktı. Parmaklarını oğuşturduktan sonra “Eski Arkadaşlar Marşını” çalmaya başladı. Bu sefer ritimler; yanından geçenlerin adımlarına uygundu. Oradan geçenlerin ellerindeki tanınmış markaların kaliteli alış veriş çanta ve torbalarını sallarken, kemancının tellerinden dökülen ritimlere uygunluk arzediyordu. Orta yaşlı bir kadın kendisini kemancının Eski Arkadaşlar Marşı’nın melodisine kaptırmış elleriyle ayaklarıyla adeta resmi geçit yapan bir bayan asker gibi, hayır subay gibi adım atarak; şeref tribününe selam veriyormuşçasına ama kemancıya bahşiş vermeden geçti. Bu askeri kaz adımlarını ancak kemancıyı on onbeş metre geçtikten sonra düzeltti. Eski Arkadaşlar Marşı’nın ezgileri kadınları, erkekleri, yaşlıları ve çocukları asker gibi yürütmüştü; lakin, bu yürüyenlerden beş kuruş bahşiş çıkmamıştı. Başaksız buğdaylar büyüten bu marşı kemancı kesti. Gelip geçenlerin ardından baktı baktı ve eski günlerini hatırlayıp geçmişteki günlerine dalıp gitti.

Bir bardak su içimi kadar zaman geçti. Bu sefer Macar Ovalarına, Tuna Boylarına uzandı. Bir Macar rapsodisini kemanın tellerini uyarladı. Bu sefer yanıma bir elinde ekmek arası bol salçalı ve hardallı suçukla gelen kürklü bir kadın, bu kemancının karşısında zevkini çıkararak yiyordu. Ağzının kaslarını bu rapsodinin melodisine göre hareket ettiriyordu. Bir adam bahşişini uzaktan kemancının keman kutusuna fırlattı. Ardından da kemancının tebessüm dolu selamını beklemeden çekip gitti. Bazıları üç beş kuruş veriyordu. Keman çantasının içi bozuk paralar ile renkleniyordu…

Bir ara ben niye vermiyorum diye düşündüm. Yanımdaki torbada bulunan cüzdanımı çıkardım. İçini karıştırdım. En büyük madeni parayı buldum. Hızlı adımlarla gelip geçenleri rahatsız etmemek için bu bahşişi, yanımdaki kürklü kadına verip, ondan, benim adıma kemancıya vermesini düşündüm. Kürklü kadına baktım. Dudaklarının kenarı salça ve hardal batığı ile süslenmişti. Neden kendim vermiyorum diye içimden bir ses geldi. Henüz kendi iç dünyamda bir karara varamadan; kürklü kadın, yediği sucuk ekmeğin ambalajı ile dudaklarını sildi.

Tam bu anda bütün malını, dünya varlığını adeta bir kaplumbağa gibi yüklemiş olan bisikletini yavaş yavaş süren bir evsiz, kirden yağlanmış elbiseleri, kesilmemiş taranmamış birbirine karışmış saç ve sakalıyla önümüzden arzu edilmeyen koku saçarak geçti. O geçerken kemancıyı da, çaldığı Macar rapsodisini de, Eski Arkadaşlar Marşı’nı da unuttuk… Kürklü kadın büfelerin bulunduğu tarafa gitti. Onbeş yirmi adım gittikten sonra; sanki bir şey unutmuş gibi keskin bir dönüş yaparak geri döndü. Cüzdanını açtı. İçinden çıkardığı madeni bir parayı narin parmaklarının arsına kıstırdı. Aynı hızlı adımlarla kemancıya doğru yöneldi. Bahşişini keman kutusuna attı ve Karstadt’ın giriş kapısından girerek kalabalığın içine karıştı.

Bu arada kemancı rapsodiyi bitirdi. Bir sağına bir soluna baktıktan sonra bir vals, hem de rahmetli dedemin oynadığı Kayser Valsini çalmaya başladı. O anda hayal dünyamda bütün insanlar bir kuğu çifti gibi gözüm önünden vals yaparak geçip gidiyorlardı. Özellikle sülün gibi uzun boyunlu genç kızlar ve onlara eşlik eden gençler, yaz günü nazlı nazlı akan Tuna nehrinin dalgaları gibi vals yapıyorlardı.

Bu romantik sahnenin tesirinden sol tarafımda gördüğüm orta yaşlı bir adamın durumu ile bu sanal alemden uyandım. İki bacağını kalçasından kaybetmiş bir yürüme engelli, yaşadığı bu sanşsız olayların tesiriyle sağ kolunu da hareket ettiremiyordu. Sol elindeki takunyaya benzer bir destek ile yerinden el kadar kadar kımıldıyordu. Bacakları kalçasından yoktu. Deriden yapılmış ve içi doldurulmuş bir donu giymişti. Sol kolundaki takunyaya benzeyen desteği yere dayıyor, önce sağ kalçasını, sonra da sol tarafını hareket ettiriyordu. Tekrar sol elindeki takozu biraz ileriye koyduktan sonra aynı hareketi yaparak yalpalıya yalpalıya parmak uzunluğunda yol alıyordu. Hiç kimse bu orta yaşlı yarım vücutlu adamın farkında bile değildi. O yarım gövdeli adamın düşmüş olduğu vaziyetin etkisini fazla hissetmeden, iç dünyalarındaki ızdırabı yansıtmadan yanından süratle gelip geçiyorlardı.

Bu arada kemancı Kayser Valsi’ni bitirdi. Yarım adam büfenin yanından iki metre kadar uzaklaşmıştı. Kemancı bu sefer Mozart’ın Türk Marşı’nın ezgilerini kemanının tellerinden gönlümüze döküyordu. Bu marş bana gurbet elde aniden önüme çıkan bir akraba gibi geldi. Damarımdaki kanın akışını hızlandırdı. Birden kendimi Mohaç Ovası’nda beyaz atlı bir Osmanlı sipahisi gibi hissettim. Kar beyazı atımın yelelerine yapışarak önümüzden kaçan Macar Janoş’un süvarilerinin peşinden fırtına gibi ileriye atılmış, meşhur Türk savaş taktiği olan hilalin uçlarını kapatıyorduk. Kendimi tutamadım. Karşı yönlerden birbirine doğru akan insan selini ortadan yararak yaşlı kemancının yanına gittim. Vereceğim bahşişi uzun zamandır elimde tuttuğum için gönlümden akan sıcaklıkla ısınmıştı. Gözlerimin güldüğü gibi bütün vücudum bu marşın melodisiyle ahenkli bir uyum içinde bahşişimi keman kutusuna usulca bıraktım. Kadirbilir yaşlı kemancı, Mozart’ın bu muhteşem eserini çalarak ayağa kalktı. Macar Ovası’nda Muhteşem Süleyman’ı selamlar gibi selamladı. Bir iş başarmanın verdiği rehavetle tekrar yerime döndüm.

Yarım adamda bu arada takozu ile bulunduğum yere yaklaşmıştı. Kemancı, yarım adam ve ben bir üçgenin daralan açıları gibiydik. İnsanları kendilerini çoğunlukla; zenginlerle, rahat, güzel ve mevki sahipleriyle kıyaslarlar. Kendilerini kıyasladıklarından küçük ve zayıf görünce de çok üzülürler. Halbuki, kendi durumlarından daha zor vaziyette olanları görebilseler, sahip oldukları hazinelerin farkında olabilecekler. Bundan dolayı da ne kadar şükür etseler az gelir sanırım. Yarım adam tam karşıma geldi. Hem dinlenmek için, hem de çevreyi gözden geçirmek için şöyle bir bakış fırlattı. Bana gıpta ederek baktı baktı… onun ne demek istediğini anlamıştım. Sanki bana “Tekerlekli sandelyedeyim diye üzülme. Bana bak! Ben senden ne kadar zor durumdayım” der gibi yüreğime onun gözlerinden derin bir his ve duygu yağmuru aktı…

Yaşlı kemancı ise bu görüntüye farklı bir melodi ile eşlik ediyordu. Bu ezgiler bir tezat teşkil etse de tanıdık geliyordu. Bu melodiyi dinlerken yarım adam bir adım daha yol aldı. Birden melodinin adını hatırladım. “Ah Bir Zengin Olsam!” melodisi gördüğüm manzara ile hem zıtlık teşkil ediyordu, hem de kemancı zengin olsam; seni bu şekilde yerlerde süründürmem demek istiyordu.

Zengin olmak fiiline takılıp kaldım. Maddi açıdan zengin olmak bizim durumumuzda olanlar için hayatın temeli, amacı mı diye düşündüm… Buradaki zenginliği sağlık olarak tanımlarsam; şarkı bizi anlatıyordu. Mal mülk olarak anlam yüklersem; bizim için bir mana ifade etmiyordu. Gözümün önünden geçen kürklü, kürksüz, genç, ihtiyar bir çok kişinin sağlık yönünden şu yarım adama göre ne kadar zengin olduklarını gördüm. “Kıymetini bilin sahip olduğunuz sağlığınızın, mutlu yaşadığınız zamanın, cennet hayatından bir numune olan ailenizin” sözleri dökülürken; cep telefonum çaldı. Hemen açtım. Hanımım beni arıyordu. Bir konferans salonundaymışım gibi fısıldayarak yerimi ona belirttim. Yanıma doğru geliyormuş   

Tekrar cep telefonumu torbama koyarken, torbamdaki ekmekçiği gördüm. Hemen çıkardım. Bir lokma alır almaz yanıma bir çift güvercin geldi. Gri mavinin ve beyazın tonlarıyla süslenmiş olan güvercinler; sanki “bize yok mu” der gibi baktılar. Ekmekçiği küçük parçalara ayırıp onların önlerine attım. Beş on saniye sonra güvercin denizinin ortasında kaldım. Küçük parçalara ayırdığım ekmek kırıntılarını kapmak için birbirinin üzerinden sıçrayarak, ya havada, ya da yere düşeni kapmak uğruna yarışıyorlardı. Yaşlı kemancı hâlâ “ah bir zengin olsam” parçasını çalıyordu. Ritimler daha da canlı ve hızlı hareketliydi. Elimde ekmek bitmek üzereydi.

Hanım, Karstadt’ın Kaufhof tarafından göründü. Beni güvercinlerle haşır neşir görünce gülümsedi. Bu arada kemancının da farkına vardı. Beni ve güvercinleri rahatsız ekmemek için kemancının yanına gitti. Ona iki metre kalır kalmaz Kemancı, “Ah bir zengin olsam” parçasını bitirdi. Bu ara kemancı ile hanım karşılıklı olarak tebessüm ederek bakıştılar. Güvercin denizinden sesimi yükselterek Kemancıya “Ala Turka!” diye seslendim. Benim ne demek istediğimi anlamıştı. Bende de güvercinlere verilecek ekmek bitmişti. Yine Türk Marşı’nın melodilerini dinlerken onların yanına gittim. Bu tatlı ezgilerin etkisiyle hanım da bahşişini verdi. Marş bitince tekerlekli sandalyemi hanım sürerek yarım adamın yanından geçtik ve kalabalığa karıştık. Hayat devam ediyordu…

Halil GÜLEL

Düsseldorf / 22.02.2012